BCA Times
  ÖNE ÇIKAN HABERLER
  • <strong>Altın Kalem Ödüllü Yazar Metin ŞAHİN ile Röportaj</strong>
    Altın Kalem Ödüllü Yazar Metin ŞAHİN ile Röportaj
  • Kahramanmaraş’ta 7.4 büyüklüğünde deprem meydana geldi
    Kahramanmaraş’ta 7.4 büyüklüğünde deprem meydana geldi
  • Yazar Prof. Dr. Dr. Naim Derebaşı ile Röportaj
    Yazar Prof. Dr. Dr. Naim Derebaşı ile Röportaj
  • Yazar Rıdvan Serin ile Röportaj
    Yazar Rıdvan Serin ile Röportaj
  • Yazar İhsan Kutlu ile Röportaj
    Yazar İhsan Kutlu ile Röportaj
  • Yazar Ümmühan Yaşar ile Röportaj
    Yazar Ümmühan Yaşar ile Röportaj
  • Altın Kalem Ödülleri Sahiplerini Buluyor
    Altın Kalem Ödülleri Sahiplerini Buluyor
  • Hayatınızı Değiştirecek 20 İnanılmaz Paulo Coelho Sözleri
    Hayatınızı Değiştirecek 20 İnanılmaz Paulo Coelho Sözleri
  • Abdülhamid Han’ın Altın Saati Açık Artırmada
    Abdülhamid Han’ın Altın Saati Açık Artırmada
  • Berlin Indie Film Awards’tan ”Leyla Hanım” Filmine Ödül
    Berlin Indie Film Awards’tan ”Leyla Hanım” Filmine Ödül




YAZARLAR

Ayfer YÜKSEL / Yazar
Ayfer YÜKSEL / Yazar
Eklenme Tarihi: 26 Eylül 2017, Salı 21:58 - Son Güncelleme: 26 Eylül 2017 Salı, 21:58
Font1 Font2 Font3 Font4



Senden Geldiğim Kadar Temiz Sana Döndür Beni

Korkma! Sana el vereceğiz!” dediler. Yüzlerini kapatan beyaz kapüşonlu pelerinleriyle, yüzleri görünmeden kapalı göz kapaklarımdan içeri girdiler. Suçların, günahların, hataların, kötülüklerin tek yargılayıcısı, afların, özürlerin sunulduğu tek makam Süleymaniye Camii’nin kubbesi altında döktüğüm gözyaşlarıyla yıkamış olabilir miydi beni?

 

Bundan öncesi

Haramın sunduğu kırmızı şarapların keyfindeki kahkahalar semanın katmanlarında gizlenmişti, suçların delili gibi. Saki’nin kara gözlerinden kara bakışlara sahip şeytan “İç!” diyordu. 

“Sonra oyna”

“Sonra gül”

“Sonra cesareti bul zalim insanda”

“Sonra acılara gül”

“Sonra aklın gücünde sahibi sen değilken sahibiymiş gibi, sahipsizce saldır etrafa!”

“Akan gözyaşlarına aldırma, akan kanlara, kesilen nefeslere, aç kalan çocuklara…”

“Oksijenle hidrojen senin için birleşti! Su senin… Hava senin…”

“Dünya sadece küçük bir çemberin içinde ama zaman bu kadar hızlıyken yelkovanı atsan ne olur, akrebi kırsan!” 

“Sen kısıtlısın, kısıtlı… Bunu unutma!”

“Çembere çarpıp döneceksin zaten. Dönmeden dünya, dönsün başkaları sanane! İç kırmızı şaraptan. Gül, eğlen…”

“Kurtlar, böcekler seni bekliyor toprağın altında. Etsiz kemiklerin hareketsiz olduğunu görmüyor musun?”

“Arkadaş ol benimle. Nefsin göz kırptı bana. Zevklerin nehirlerinde yüzdüreceğim seni. Saniyeleri dakikalara, dakikaları saatlere çevireceğim.”

“Bu beden, bu akıl, bu hayat senin. Karar sadece senin!”

 

Sonrası..

Koştu acıların sokaklarında. Yıkık dökük harabeler inliyordu insan sesinde. O paracıklarını sayıyordu, oturmuş koltuğunda. Tiyatro sahnesindeki canlı dekor alkış istiyordu. Senarist boynuzlu maskesiyle selam verdi. Bataklıktaki ayaklarından sıçrayan çamurlarla besleniyordu. Seyirciler suskundu. 

Sonra biri alkışladı bir çocuk daha acı çekerken. 

Sonra biri daha alkışladı bir annenin yüreği kavrulurken. 

Sonra biri daha… 

Biri daha…

Bütün salon alkışlıyordu. İnsanlar iniltiler içinde acı çekerken. Senarist ağzından ateş püskürüyordu. Orası sahneydi sadece. O da showman. Sahne perdesi yoktu. Gerek de yoktu. Üç katmanlı gözlükler takmışlardı kendi elleriyle kendi gözerine. Ve gördüler görmek istediklerini. 

Elden önden gönderdikleriyle çağırmıştı onları. Nefsin kırmızı şarapla keyfi kısa sürmüştü. Saatler saniyelere dönüştü dipsiz kuyulara inerken. Arkadaşı gülümsedi “İn” dedi. Perdeli gözler gördüğünü sandı. Dipteki balçık güneş gibiydi. O indi. 

Ayakları kara balçığa saplandığında, çıyanlar vücudunu sarmaladığında, tırnakları duvarı tırmaladığında topraklar dökülüyordu aşağıya. Tırnakları kırılmıştı, elleri kanlı… Ve o canlıydı. 

Alkışlar duyuluyordu yukarıdan. Tebrik ediyordu arkadaşları. O, el uzattı çeksinler diye, duyan olmadı. Çıyanlar canlıydı. O da canlı… 

Mavi bir nokta vardı dipsiz kuyunun dünyaya açılan kapısında. Yeşil miydi yoksa? Yoksa bir yıldız mı sapsarı? Gözleri açıktı, perdesiz. İris hapsetmişti renkleri. Akıl hafızasına döndü yeniden. Neden döndü ki? Anahtarı var mıydı?

Şimdi alkışlar onun içindi. Sahnede o vardı. Show başladı. 

Yemiş, içmiş bitirmişti paracıkları. Borç istedi, borç veren kovaladı. O da kovalamıştı. 

Sevgi dilendi. Kapılar yüzüne kapandı. O da kapatmıştı. 

Mazlum ağlarken zulmedeni alkışladı. O ağlıyordu şimdi kara balçık içinde. Çıyanlar onu diri diri yerken. Ağlamalıydı zaten. Ağlamalı… Ağlamalı…

Seyircilerden biri alkışladı. 

Bir diğeri daha… 

Sonra bütün salon… 

Sıra ona gelmişti. 

 

Bundan sonrası…

Gözlüklerini çıkardılar. Tiyatrodan çıktılar. Gecenin karanlığı aydınlığı yutmuştu sanki. Ne yeşildi dünya ne de mavi. Yerinden fırlamıştı kaldırım taşları. Her delikten alevler fışkırıyordu. Arkadaşları senarist onları takip ediyordu. Canlı birer avdı artık onlar. Canlı hedefler karanlığın içinde saklanacak yer arıyorlardı. Dünyanın çemberine yaklaşmışlardı bile. Nefis yeni bir özelliğini o an fark etti. Korkuyordu. Yine fark etti ki başka bir arkadaş aramalıydı. Umut geleceği yerden yetişmişti bile ona. Umutsuzca umut ararken anlamını bilmediği kelimeyi fısıldadı sessizce. Ve yardım diledi ondan, “Allah’ım yardım et!”

Çıkabilseydi oradan, dönebilseydi zamanın başlangıcına, çatal yolun doğrusunu seçecekti ama… Gençti. Belki yeni baştan zamana aldırmaksızın sonsuzluğun anlamını kavrayabilirdi. 

“Demek ki, zorluğun yanında bir kolaylık mutlaka var! Zorluğun yanında bir kolaylık muhakkak var!” diye fısıldadı birisi veya fısıldamıştı kendisi. Veya fısıldayan içinde miydi?

 

Şah damarındaki kan daha hızlı akmaya başladı. Nabız 120’ye ulaştı. Gözleri karardı. “Korkma! Sana el vereceğiz!” dediler yüzlerini kapatan beyaz kapüşonlu pelerinleriyle, yüzleri görünmeden kapalı gözkapaklarından içeri girdiler. Tuttular ellerinden. Doğru yoldan uçarak girdiler. Onların elinde sihirli bir asa vardı. Bir tane de ona verdiler. 

 

Ezan sesi çağırıyordu onu. Karanlıkta sesi takip ederek hızla koşuyordu. Maskeli arkadaşları arkasından oklar fırlatıyorlardı ona. Ya zevk nehrinin şelalesinden aşağı düşecek, ya da…

 

Işıklarıyla bir güneş gibi parlıyordu Süleymaniye Camii. El verenler orada hazır bekliyorlardı. Cami kapısını kapatmadılar bile. İçeri girdiğinde dönüp arkasına baktı korkuyla. Maskeliler görünmez bir perdeye çarpıp düşüyorlardı ve buhar olup uçuşuyorlardı homurdanarak. El verenler yer gösterdiler oturması için. Diz çöktüler hep birlikte. Aydınlık sararken etrafını, şah damarının sızladığını hissetti… Işığa uzanan ellerinin ışıkta kaybolduğunu görürken nefis sakin ve huzurluydu. Ve mutlu…

O, korkuyla onlara “Haram beni takip edecek mi?” diye sordu. 

“Gölge bir adım arkanda ama ışık önünde” dediler. 

Bir kapıyı açtı, içeri bir çocuk girdi. 

Bir kapıyı açtı, bir anne gülümsedi.

Zulmedeni asasıyla iteklerken mazlumu avcuyla sıvazladı. 

Yeşil hurma ağaçlarından meyveler topladı sepet sepet.

Kendi yemedi yerken başka çocuklar. 

Nefis güldü kendi kendine..

Akıl kendine kızdı geçmiş için. 

Zaman durduğu yerden geçti o aldırmadı. 

Zamansız yolculuğun başındaydı. 

Ne dünyanın çemberi vardı, ne zaman hızlı. 

Sonsuzluk sunulmuşken ona o kendini kısıtlamıştı. 

Nefsi onun mu dostuydu, onların mı?

Neden onu kandırmıştı?

Zeka mı aklını kullanmamıştı, o mu zekayı?

İlk kez düşünebiliyordu bir bütün olarak.

O bir bütünün parçasıydı. Kitabı açtı önüne. Kitap ona “Oku, Öğren. Bu senin için bir öğüt!” diyordu.

“Oku, bağlan zincirime. Seni yaratan benim ve sana şah damarından daha yakınım.”

 

Huzur bulan gönül coştu. Nehirler kadar coştu. Kelebek de olabilirdi, kurbağa da… Zaman ona mahkumdu. Gölgeler bile secde ederken ona, yer gök yedi katman olmuşsa “Ol” dediğinde, bütün doğruların yaratıcısıydı o. Sistemlerin kurucusu. Fizik ona aitti. Matematik ondan gelen. Yaratılmadan yaratan. Emrinde sevgi sunan… 

Nefis dostunu bulmuştu. 

Biri okumaya başladı. 

Sonra biri daha.. 

Biri daha… 

Sonra bütün salon okumaya başladı. 

Bir çocuk güldü, bir anne gülümsedi. 

Bütün kaldırım taşları yerine konmuştu alevler çekilirken toprak altına, kapanırken ateş kapıları.

 

Şimdi…

Affedilmeyen haramın elinden tutup gitti. Griler gömülürken güneşe, yeryüzü yeşerdi, çiçek açtı. 

O, onların yanında sessizce uçarken, sessizce mırıldandı ismini bildiği güce. Af diledi merhametinden iradenin sınavından geçmek için. Süleymaniye Camii’nden bir daha hiç çıkmadı. Yukarı uzanan ellerine yıldızlar teker teker düşerken o şöyle diyordu,

“Ya Affeden affet beni”

“Ya Rahman kucakla beni”

“Ya Rabbi!”

“Ya Rabbi!” 

“Ya Rabbi!”

“Senden geldiğim kadar temiz sana döndür beni!”

 


» YAZARIN DİĞER YAZILARI


BU YAZIYLA İLGİLİ YORUM YAZIN