BCA Times
  ÖNE ÇIKAN HABERLER
  • Kırmızı Kudüs Sergisi
    Kırmızı Kudüs Sergisi
  • Acıya uyanmak ya da uyanamamak / 17 Ağustos 1999
    Acıya uyanmak ya da uyanamamak / 17 Ağustos 1999
  • Yazar Aynur Öztürk ile Röportaj
    Yazar Aynur Öztürk ile Röportaj
  • 15TEMMUZ TÜRK MİLLETİNİN ZAFERİDİR
    15TEMMUZ TÜRK MİLLETİNİN ZAFERİDİR
  • Samimiyetsiz Mücahidler
    Samimiyetsiz Mücahidler
  • Lavanta Kokulu Mahmurluk
    Lavanta Kokulu Mahmurluk
  • Birbuğday başağındaki sır….
    Birbuğday başağındaki sır….
  • ŞEFFAF YELKENLİ
    ŞEFFAF YELKENLİ
  • YURTTA BARIŞ CİHANDA BARIŞ İLKESİ IŞIGINDA İLERLEYEN TÜRKİYE
    YURTTA BARIŞ CİHANDA BARIŞ İLKESİ IŞIGINDA İLERLEYEN TÜRKİYE
  •  KOLAY MATEMATİK 1+1=1
     KOLAY MATEMATİK 1+1=1




YAZARLAR

Mustafa Sefa Güvenir / Yazar
Mustafa Sefa GÜVENİR / Yazar
Eklenme Tarihi: 17 Mayıs 2018, Perşembe 19:31 - Son Güncelleme: 21 Mayıs 2018 Pazartesi, 12:25
Font1 Font2 Font3 Font4



Okumak Aşkına Altın Kalem de…

Okur, yazar, yayıncı ve satıcı… Bir eserin okurun kitaplığındaki yerini alması için geçtiği aşamaların en özetlenmiş halidir bu liste, dahası dört temel adımıdır, ya da dört ayağıdır.

 

Bunları ana başlıklar halinde ele aldıktan sonra, biz o gece ne yapmak istedik, aslında ne için çok önemli bir adım attık anlayacaksınız ümidi ile kaleme alındı bu makale, ister okursunuz ister okumazsınız, zira okunmamaya alışık bu memlekette nasılsa tüm kelimeler…

 

Okurdan çok yazarın olduğu canım okumazlar diyarı ülkemde, eğitimcilerin dâhil, kitap fuarına getirdikleri öğrencileri parasız gezmeye getirildiği bu ülkede yazar olmak nedir bilemezsiniz. Görseniz o öğrencilerin hallerini, ilk, orta ve lise öğrencilerinin 2.5 TL ile kitap ayracı almak için birbirleri ile nasıl yarıştıklarını… Okul müdürlerine ve öğretmenlere soruyorsunuz; “Yahu etnografya müzesine mi, yoksa kitap fuarına mı getirdiniz çocukları?” Cevap genelde; “Bizim okulun çocukları fakir”. Yahu canım efendim, bir okul müdürü olarak, hiçbirinizin mi aklına gelmiyor il veya ilçe Milli Eğitim Müdürlerinden bu konuda bütçe istemek ya da belediyeden? “Yok öyle bir dünya, gözlerimi kaparım, müfredata bakarım” diyorlar genelde zahir eğitmenlerimiz. Kitapların tüm kelimeleri kalır yayıncıların elinde, yetimhanede bekleyen çocukların, yeni anne baba beklemesi gibi… Oysa dördüncü dönemine girmiş bir belediyenin bayındırlık ve iskân anlamında artık tüm eksiklikleri tamamlamış, artık sosyokültürel manada ciddi hamleler yapma dönemi çoktan gelmiştir, geçmiştir. Sahi yahu, istisna belediyeler hariç, ne iş yapar bu belediyelerin çoğu asfalt yamamaktan, kaldırım yapmaktan başka?

 

İşte eğitimcilerin, velilerin okuma ve okutma bilincinin olmadığı bir ülkede, fuar tezgâhına gelen çocuk size çilek kokulu kitap sorar, ya da pembe kitap ayracı… Kitapların satışa sunulduğu başka yerlere de dikkat çekmek gerekir bu konuda, oyuncaklar, aksesuarlar, müzik ve film CD, elektronik birçok gerecin satıldığı yerlere çoktan dönüştürülmüş durumdalar. Yazdığımız, acıları, anıları, duyguları tek sofrada birleştirdiğimiz kitaplar hiç hak ettikleri yerde değiller okur kanadında. Eğitmeninden, belediyesine, öğrencisinden, velisine… Okumaya da, okutmaya da fırsat yok bu ülkede, hatta bunun bilincini almaya dahi fırsat yok maatteessüf. 

 

İşin satıcı, yayıncı ayağı, sadece ticari kaygılar içerisinde işte tüm bu eksiklikler sebebi ile… Kendilerine bir eser geldiğinde yazarlar tarafından, gerçek eseri ıskalıyorlar, kılı kırk yarıyorlar. Yazarın kendi çevresi, PR noktasındaki etkinliği, görünümü, konuşması bu işin eser beğenilirse ki kısmından sonra gelen diğer etkileri.

 

Peki ya, müellif tarafı? Bir yazar, yazar koçu ve editör olarak, kalemi kâğıda bastırarak yazıyorum, belki de batar birilerinin yüreğine diyerek; “Tam olarak içler acısı”

 

Bu yola yani yazarlık yoluna revan olan kimse, hayal gücü sıradan insanlara kıyasla biraz daha yüksek olduğu için midir bilinmez, bu donanımlarını birazını eserlerine, birazını da sonrasına ayırırlar. Yani eser meydana geldikten sonraki süreçte, kendilerini bir yazar olarak görmeye başlamakla yetinmez, aynı zamanda marka bir yazar olarak da hayal ederler. Oysa yazar olmak ile marka yazar olmak arasında kocaman bir “Hayal Kırıklığı” mesafesi vardır. Bunu kimi yayınevi çok iyi bildiği için devreye girer ve anahtar teslimi olmak kaydı ile yazar adaylarının eserlerinin niteliğine, içeriğine bakmadan, edite eder, kapak tasarlar, sonra da en fazla bir dağıtımcıya verip, piyasaya sürer. Yılsonunda da kitabın satılmadı, al satılandan hissen budur deyip, zaten kârı ile baskı maliyetini aldığı esere, bir daha gözünün ucuyla bile bakmaz.

 

Gerçekten yazabilen ile yazamayan işte tam da bu noktada birbirlerine karışırlar, okur zaten bilinçsiz olduğu için her kesimi ile mevcut okur sayısı hanesinden bir kişi daha eksilir. Yazar ise “yazamıyorum ben demek ki” diyerek kaleme küser ve tüm acıların teklik sofrasında tikeyi, tabağına bandırıp, tek başına tüketir kimsenin hiç bilemeyeceği bir izbede. Gerçek yazar ile yazdığını zannedenlerin bu kaosunda, kârlı çıkan sözde yayınevi, özde matbaa olan bu yayınevleri, dilerim ki tez zamanda devlet size müdahale eder. Çünkü sizin yüzünüzden zaten okumazlar ülkesi olan yurdumda üç çeşit yazar türedi sayenizde;

 

Yazar olanlar, yazar olduğunu zannedenler, yazar olduğunu farkında olmayanlar…

 

Yaşasın popüler kültür naralarını içlerine doğru atan, sessiz oldukları kadar, bu işin kaymağını yiyenler, yani sizleri ıskalamaktan mağda, üstünüze basıp geçenler güruhu… Menajer mi dersiniz, televizyon program yapımcıları mı dersiniz, gazeteciler mi dersiniz, kısacası popüler kültürün sonuna kadar kaymağını yiyenler… Parlatılmış isimlerin suyunda dümen çeviren, toplumsal kültürün yozlaşması zerre kadar umurunda olmayan Man Kurt kafaları. Topluma çaktıkları kazıklar üzerinden para kazanan, kafa koparan, organizatörleri ve baş aktörleri, siz henüz ben hangi tip yazarım sorusunu sorarken, onlar çoktan seküler manevraları ile tezgâhlarını kapatmışlardır ve paralarını sayıyorlardır.

 

“Edebiyat, maarif, dilimiz, fikirler, kurgu gücü, kitaplar, başka dünyalar kimin umurunda” denilen o sofrada, biri olan Serra Erdoğan ayağa kalktı ve dedi ki;

 

“Yazar kardeşim, biz okur kanadında madem etkili değiliz, bundan sonra en azından müellifler olarak ayağa kalkalım ve bu gidişe son diyelim. Evet, biliyorum çok yalnızsın, okunmazlar ülkesinde ne bir caddesin, ne bir sokak, ne bir ev… Sen ancak bir kapıda eşiksin, kelimelerin kadar varsın, okunduğun kadardır cürmün” dedi ve devam etti;

 

“Biz bu gidişe en azından yazarlara sahip çıkarak bir ayağı sağlama alacağız ve küsmüşleri barıştıracağız kalemi ile… Biz senin farkındayız, biz seni görüyoruz, biz seni ödüllendiriyoruz” demek istedi o gecede, ancak bunu kimi fark etti, kimi etmedi. Fark eden de sağ olsun, etmeyen de. Kalemin ilk nasihati kalemi tutan eledir, her kalem elif gibi dimdiktir ve der ki;

 

“Ey kalem olmaya niyetli beni tutan elin sahibi, ol ki söz de sen de kalem olasın, seni okuyan rengine boyansın, ol ki elif sen de dimdik durasın. Sen ortaya hak olanı elif gibi, kalem gibi, kelam gibi dimdik koyasın, hakka talip olan varsa okur, yoksa okumaz. İşte o zaman kaleminden incecik bir söz n’ola, adı kelam-ı kadim ola…”

 

O gece bizi yalnız bırakmayan, teveccüh gösteren, Süleyman Özışık, Kahraman Tazeoğlu, Bahadır Yenişehirlioğlu, Nihal Olçok başta olmak üzere, tüm okuryazar sevenlere binlerce teşekkürlerimizle.

 

 

BCA Times Halkla İlişkiler ve Basın Sözcüsü

Mustafa Sefa Güvenir


» YAZARIN DİĞER YAZILARI


Okumak Aşkına Altın Kalem de… Yazısına 1 Yorum Yapıldı

BU YAZIYLA İLGİLİ YORUM YAZIN