ÖNE ÇIKAN HABERLER

Ağustosun Kuru Çayırları – Anna Jean Mayhew
Eklenme Tarihi: 28 Mayıs 2018, Pazartesi 13:55 - Son Güncelleme: 28 Mayıs 2018 Pazartesi, 13:55
Font1 Font2 Font3 Font4



Ağustosun Kuru Çayırları – Anna Jean Mayhew
Bir yığın önyargıyla karşılaşacaksınız kitap boyunca.

Ağustosun Kuru Çayırları, kitabı anlatan Jubie, üç kardeşi, annesi ve ailenin zenci hizmetçisi Mary’nin, güneye doğru yola çıktıkları 1954 yılının kavurucu bir yaz gününde başlıyor. Kitabın anlatıcısı Jubie, yolda geçerken gördüğü tabelalarda yazanlara kadar her küçük ayrıntıyı aktaracak kadar müthiş bir hafızaya sahip. Başlarda sırf bu yüzden kitabı birkaç kere sonra okumak üzere – ki bu bir daha o kitabı elime almayacağım anlamına geliyor – bırakacak oldum. Jubie’nin kuzeninin, hizmetçiden kahve isteme şekli beni neden ilgilendirsin ki? Toccoa kasabasında insanların ön bahçesinde ne yazdığını hiç de merak etmiyorum. Jubie’nin babasının tramplen işiyle ilgili ayrıntıları da öyle. Bütün bu tasvirlerin sizi de sıkma ihtimaline karşı anlatıyorum bunları. Eğer benim gibi sabırsız biriyseniz, yazar zihninize bu önemsiz gibi görünen küçük noktaları oraya buraya serpiştirirken, “ne yapıyor bu kadın yahu” demeniz gayet mümkün görünüyor çünkü. Fakat biraz daha sabrederseniz, yazarın serpiştirdiği bu küçük noktaların giderek anlamlı bir şekil oluşturduğunu göreceksiniz. Tıpkı hayat gibi. Yaşarken hiç bir amaca hizmet etmeyen olaylara dönüp baktığınızda, onların bugününüzü şekillendirdiğinin farkına vardığınız olmuştur belki. Ne diyordum? Yazarın küçük noktaları. En sonunda kafanızda oluşturduğu şekil, Jubie’nin kendi hayatıyla değil, aslında kitap boyunca hep en “önemsiz” olarak kenarda duran hizmetçi Mary ile ilgili. 50’li yılların Amerikasında siyahi olmanın kolay olmadığını tahmin ediyorsunuzdur. Siyahi birinin otel odasında kalmasından tutun da lunaparkta eğlenmesine ya da denize girmesine kadar her özgürlüğüne kısıtlama getirilen bir dünyadan söz ediyorum. Bir yığın önyargıyla karşılaşacaksınız dolayısıyla kitap boyunca.

 

“Bir siyahın evinin içine mi girdin?” diye sordu annem.
“Evet. Mary’nin bir arkadaşı. Banyo kocamandı.”
“Temiz miydi?”
“Evet, anne ve güzeldi.”
“Hımm…” Annem, sanki aklı böyle bir şeyi almıyormuş gibi kafasını salladı.

“Onları kışkırttı mı? Onlara laf mı yetiştirdi?”
“Bunu yapmayacak kadar zekidir.” dedim.
“Zeki bir zenci mi?” Kısa olan homurdandı. 

 

Bütün bunları “normal” olmaktan uzak gören ve ailesinin kusurları ve önyargılarıyla yüzleşebilen tek çocuk Jubie. Muhtemelen dört çocuk içinden anlatıcı olarak Jubie’nin seçilmesinin sebebi de bu. Diğer kardeşlerine göre hep geri planda kalan ve diğerleri kadar değer görmeyen Jubie, bir yandan “şimdi”yi bir yandan da tatil öncesindeki hayatlarından önemli olayları başarıyla aktarıyor. Bu süreç boyunca, bir yandan ırk ayrımcılığının boyutunun farkına varıyor diğer yandan da bu genç kızın, ailesinin çoğu yanlış tutumu yüzünden nasıl bir psikolojiye sürüklendiğini izliyorsunuz. 

 

Güzel başlayan bu yaz tatili en sonunda bütün aile için büyük bir trajediye dönüşüyor. Bu trajedi, tüm aile üyeleri için bir dönüm noktası haline geliyor.
Hepsinden önemlisi, Anna Jean Mayhew, “insan”lığın renkle değil kalple mümkün olabildiğini gösteriyor tüm dünyaya.
Angela Davis’in “keşke bu kitabı ben yazsaydım!” dediği “Ağustosun Kuru Çayırları” bittiğinde insanın ağzında acı ama gerçek bir tat bırakıyor.


Bu haberlerde ilginizi çekebilir!